Saturday, July 23, 2011

Kadınları Anlamak ve Kitabi Kültür...!

























Kitap okumak, hayatı okumaya engel mi?




Üniversitede çalıştığım dönemde, okula gelip-giderken öğrencilerle aynı servis otobüsünü kullanıyorduk. Ben de otobüste ya bir şeyler dinliyordum veya bir şeyler okuyordum. Derken bir gün bir öğrenci bana bir soru sordu ve ben de ona cevap verdim. Bunun üzerine, bizim memlekette “ekemiş”, yani “bilmiş” olarak diye nitelendirilen tipte başka bir öğrenci: “Hocam, bu cevabı hangi kitapta okudunuz?” diye sordu. Ben de: “Hayattan mı, yoksa kitaptan mı? Hatırlamıyorum!” gibi bir cevap verdim.



Bu öğrencinin bana ima ettiği şey, aslında bir kitap kurdu olduğum ve hayatı gerçekten duyumsamayıp, onu kitaplardan öğreniyor olduğum gibi bir şeydi. Veya belki de, sadece dikkatimi çekmek istemişti, bilemiyorum.... Yazının devamını okumak için bu satırları tıklayınız.
------------
Savaş Şenel
İngilizce-Yabancı Dil Öğrenim Danışmanı
&
İletişim Danışmanı


Savaş ŞENEL hakkında bilgi alabileceğiniz linkler
Savaş ŞENEL'in verdiği dersler, eğitimler ve seminerler
Savaş ŞENEL: Vizyonu, Misyonu ve Değerleri
Savaş ŞENEL'in resmî sitesi
Savaş ŞENEL'in seslendirilmiş şiirleri-Yazıları

Savaş ŞENEL'in çalışmalarına destek veren kişiler-kurumlar

(Alfabetik sırayla)
http://nedenkitap.com/
http://tavsiyet.com/
http://uskudar34.com/
http://yusufsert.com.tr/

Savaş ŞENEL'in İletişim adresleri:
savassenel@savassenel.com
savassenel@hotmail.com
savassenel@gmail.com

Skype: savas.senel
Facebook: Savaş ŞENEL
Twitter: www.twitter.com/savassenel
Linkedin: Savaş ŞENEL




------------------



Kitabın İkinci baskısı özel-Cep Boyutunda yapılmıştır.
Okurlarıma teşekkür ediyorum.
Kendiniz ve dostlariniz icin guzel bir hediye:
Kitap hakkında bilgi almak için bu satırları tıklayınız.



Wednesday, January 27, 2010

Oğlumla arkadaş olduk! "Nasıl?" derseniz cevabı yazıda!



Çocuklarımla veya öğrencilerimle arkadaş olmak gibi bir çabam olmadı. Çünkü ben, ne çocuklarımın ne de öğrencilerimin arkadaşıyım. Bir babanın çocuklarıyla ve bir öğretmenin de öğrencileriyle arkadaş olması fikri, Amerika'da yıllar önce denenmiş ve iflas etmiştir! Anne-babalar çocuklarla arkadaş gibi olunca, onlara annelik-babalık yapacak bir otorite kalmamıştır. Dolayısıyla, bana düşen baba, öğretmen veya danışman olmaktır. Şimdi ben herkesle arkadaş olursam, babalığı, öğretmenliği veya danışmanlığı kim yapacak?:)

Birisiyle arkadaş olmayışımın anlamı "düşman" olmak veya çatışmak değildir. Mesela benim oğlum bazen ofise gelir,
birlikte çıkar yemek yeriz, kahkaha dolu muhabetlerimiz olur ve onun hiç bir fikrini küçümsemem. Laf aramızada, keratanın sohbetleri de keyiflidir. Ama o, bir süre sonra çok sevdiği arkadaşı Mahmuthan'ın yanına kaçma yolları arar! Çocuk haklı; o 11 yaşında ben 42 yaşındayım! 42 yaşındaki bir adamın oğluyla arkadaş gibi olmaya çalışması komiktir.




Oğlumla herşey hakkında konuşur-gülüşürüz; benim konuşmalarımdaki komik hataları bulur ve kahkahayı basar. Ama ciddî bir ses tonuyla: "Oğlum okumalar, dersler vs nasıl gidiyor?" dediğim zaman da hazrola geçer. :) Bunu da yapması gerekir ve bu da arkadaşlık bağıyla olmaz! Arkadaşınız size böyle bir soruyu çok ciddî bir şekilde sormaz ve sorsa da siz hazrola geçmezsiniz. Ayrıca 5 yaşımdaki bilmiş kızımın bizi ustaca manüple etme çabalarına da bir arkadaş değil, onu seven, ama ona "esir" olmayan bir baba son verebilir! :) Gelecekte ne olur bilemem, ama tavrım her zaman bu yönde olacak sanırım. Ama şu çok önemlidir: Aile bireyleri, sizin nelerden rahatsız olduğunuzu veya neleri takdir edip-sevdiğinizi bilmeliler; Bunlar da her gün değişmemelidirler.

Öğrencilerimin bir öğretmene, danışanlarımın bir danışana, çocuklarımın bir babaya ihtiyaçları var. Şükür ki, onların arkadaşları çok, onlarla bir de benim arkadaş olmam gerekmiyor. Zaten benim amacım, onlara hayatlarını zenginleştirmeleri, sağlıklı, saygın arkadaşlar edinmeleri için yardımcı olmak ve bir gün ben olmasam da iç ve dış kaynaklarını kullanacak duruma gelip-özgürleşmelerine katkıda bulunmaktır. Tabiri caizse, ben sevdiklerimle "kanka" değil, irtibatta olmayı önemserim! İhtiyaç duydukları zaman bana ulaşabileceklerini bilmeleri önemlidir, ama sürekli benimle olmaları gerekmiyor. Çünkü onların kendilerine ait bir hayatları var. Bu, onlarla zaman geçirmekten keyif almadığım veya onlarla ancak gerektiği kadar görüşüyor olmam anlamına gelmez; öğrencilerimle veya danışanlarımla, oğlumla olduğu gibi zaman geçirmeyi çok severim, çok eğlenceli sohbetlerimiz olur, çok çeşitli ve ilginç konularda fikir alış-verişleri yaparız. Ama bütün bunları yaparken kullandığımız o tarzın temelinde, benim öğretmen, danışılan veya baba olduğuma dair o farkındalık vardır.






Peki o zaman "Oğlumla arkadaş olduk" şeklindeki bu başlık nedir? Oğlumla Facebook' ta arkadaş olduk! Odur!
----------------
Savaş ŞENEL: Vizyonu, Misyonu ve Değerleri
---------------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN:
savassenel@hotmail.com
savassenel@savassenel.com
Skype: savas.senel
Twitter: savassenel
-------------------




Labels: , , , , ,

Tuesday, January 12, 2010

İçilebilen Sular; Okunabilen Yazılar ve Aydın Arıtan


Uzun yıllar önce bir akrabamıza çeşitli zamanlarda yaptığımız aile ziyaretlerinde bir şey dikkatimi çekmişti. Evdeki herkes, (bana göre) her fırsatta su içiyorlardı. Bu durumu görünce: “Biz neden bu kadar sıklıkla; her fırsatta su içmiyoruz?” sorusu aklımda yer etmeye başladı. Derken işin sırrını anladım: Bu aile Beykoz’da bulunan ve suyu gayet güzel olan; aslında gerçekten "su" olan bir çeşmeden su getirip, onu içiyorlarmış. Su da lezzetli ve güzel olunca, her fırsatta ve aslında olması gerektiği kadar su içiyorlarmış!

Biz ise terkos, yani çeşme suyu içtiğimizden ve bu su da o zamanlar pek lezzetli olmadığından, zaruret miktarı kadar, yani olması gerekenden az su içiyormuşuz! Sonraları, biz de güvendiğimiz bir şirketten su almaya, ardından dostlarımızın bize tavsiye ettiği bir su arıtma cihazı kullanmaya karar verdik. İnanın bana daha çok su içmeye başladık!

Olması gerektiği gibi olan, "ergonomik"; yani insanın yapısına ve mizacına uygun bulunan bütün ürünleri daha sık kullanırsınız. Bu sadece su için değil, aslında hayatın içindeki her şey için geçerli olan bir ilkedir. Mesela, bizim kullandığımız ve tavsiye ettiğimiz bir grup ürün vardır; Bizim tavsiyemiz üzerine, bunlardan birisini, yani diş macununu ailece kullanmaya başlayan bir bayan, eşinin dişlerini daha sık fırçalamaya başladığını söyledi. Eşi bu yeni diş macunun rahatlatan bir kokusu olduğunu ve diş etlerini tahriş etmediğini söylemiş.

Yazılar da insan zihninin ürünleridir ve dolayısıyla aynı ilke, yazılar için de geçerlidir. Sözgelimi, bazı makaleleri, kitapları veya tercüme kitapları okumakta güçlük çekersiniz. Aslında siz belli bir birikimi olan ve o yazıyı anlayabilecek düzeyde kültürlü birisi olduğunuz hâlde, sanki yazıyla boğuşursunuz. Bu “boğuşmanın” sebebi, “yazarın” insanın aklındakileri kâğıda dökmesinin yeterli olduğunu sanması, düşüncelerin kâğıda yansıtmanın ayrı-müstakil bir iş olduğunu bilmemesi veya bu işleme sürecini ortaya koyabilmek için gerekli olan bilgi ve beceriden yoksun oluşudur. Daha da acısı bu gerçeğin farkında olmayışıdır.

Bu bunaltıcı telif veya tercüme metinleri gördükçe, yazdıklarımın okunabilir ve anlaşılabilir olması konusunda yoğun bir çaba ortaya koydum. Bununla ilgili olarak yöntemlerinden en çok yararlandığım kişi ise Arıtan Yayınevi’nin sahibi ve kitaplarının editörü Aydın Arıtan Beydir. Kendisi bundan birkaç yıl önce toplam olarak 200 bin sayfa kitabı düzeltmiş olduğunu belirtmişti. Şimdilerde bu rakam daha da yükselmiştir. Hakikaten kendinin gözden geçirdiği veya yazdığı metinler, beyne, zihin akışına hiçbir engel çıkarmazlar ve kolayca okunurlar. Yani yazıyı anlayacak birikiminiz var ise, yazıyı anlamanızı engelleyebilecek metinsel engeller ortadan kaldırılmıştır.


Ben de aynı şekilde anlaşılır bir Türkçe ile yazmak ve tercüme yapmak istediğim için şöyle bir çalışma yaptım: Arıtan Yayınevine tercüme ettiğim kitaplar basılınca, bir nüshasını alıp, bilgisayarımda duran, bana ait olan ve düzeltilmemiş bulunan metni, çıkmış olan kitaba göre düzelttim. (Bu çalışmayı hâlâ yapıyorum) Yapılan değişikliklerin sebeplerini anlayamadığım zamanlarda ise Aydın Beye soruyordum. Gerçi aramızdaki bu soru-cevap faslı çok sık olmuyordu, çünkü ne yazık ki, sıklıkla görüşmek için ikimizin de zamanı kısıtlıydı. Ama anlaşılır ve okunur yazma konusunda Aydın Arıtan Beyin izinden gitmeye çalıştım.

Dolayısıyla okurlarım, yazılarımın akıcı olduğunu söylerler. Mesela bir okurum yazılarımın onun zihnine: “Boş CD’ye yazılır gibi yazıldıklarını” söylemişti. Bir başkası da genellikle internetteki yazıları okuyamadığını, ama benim yazılarımın, onun zihnine güçlük çıkarmadığını ve rahatlıkla okuyabildiğini belirtmişti. Çünkü cümlelerim, anlaşılmalarını zorlaştıracak olan her fazlalıktan “temizlenmiş” durumdadırlar. Bağlaçlar, kelimeler, ekler, özneler vs hepsi dikkatle seçilirler. Ayrıca tercümelerimde İngilizce kokmaz. Bir metnin yabancı dil kokmaması için, kullanılan kelimelerin Türkçe olmaları yetmez, diğer dilbilgisel, sözdizimsel ve anlatımsal özelliklerin de Türkçe olması da gerekir. Tabi ki, bu konuda, yani anlaşılır ve okunur yazma konusunda alınacak daha çok mesafe var! Eminim bu yazıyı da Aydın Arıtan Beye gönderdiğim de, mutlaka düzeltilecek veya daha iyi olabilecek ifadeler, cümleler vs bulacaktır!

Bu konuda çırağı olmakla övündüğüm Aydın Arıtan Bey, bütün bu çalışmalarını bir “Holistik İletişim” adlı geniş çaplı bir kitapta topladı (Kapak resmi yukarda). Bendeniz bu kitabı, yazarlık derslerimde kaynak bir kitap olarak kullanıyorum.

İnsanlar, ilhamlara, fikirlere sahip olmanın yazar olmak ve biraz yabancı dil bilmenin de tercüme yapmak için yeterli olduğunu sanıyorlar. Ama ilhamlarını, fikirlerini kâğıt üzerinde biçimlendirmek ve bir metni yabancı dilden arındırıp Türkçeye tercüme etmekse bir beceridir. Aydın Arıtan Beyin bu kitabını size öneriyorum. Bu eserin özellikle, bu kitabı iyi tanıyan bir hoca eşliğinde kulalnılmasının siz yazar adayları veya gelişmekte olan yazarlar için çok daha iyi sonuçlar vereceğini düşünüyorum.
----------------
Savaş ŞENEL: Vizyonu, Misyonu ve Değerleri
---------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:
Arıtan Yayınevi
Kitap: “Holistik İletişim”
Yazarlık Yürümeye Benzer! Herkes Yürür ama…(Verdiğim yazarlık dersleri hakkında)
Size Deli, bana “Yazar” derler!
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN: savassenel@hotmail.com

savassenel@savassenel.com
skype: savas.senel
Twitter: Savaş Şenel
Facebook: Savaş Şenel

--------------





Labels: , ,

Friday, December 18, 2009

Çocuklar, Yazamayan yazarlar vs.


Çocuklar ve iki yüzlü büyükler!

Bir gün sokakta yürüyorken, bir kaç dakika içinde bir olaya şahit oldum: Zaman zaman alışveriş yaptığım bir bakkalın işletmecisi başka bir adamla konuşuyordu. Bu işletmecinin oğlu olduğunu düşündüğüm bir çocuk ona bir şeyler söyledi. Fakat babası, çocuğa herhangi bir tepki vermeksizin diğer adamla konuşmasına devam etti. Çocuk da babasının kendisini duymadığını düşünmüş olsa gerek ki, yeniden babasına bir şeyler söyledi. Babanın çocuğunu duymuyor olması mümkün değildi, ama yine herhangi bir tepki vermedi. Derken çocuk üçüncü kez babasına hitap edince, adam birdenbire ve hışımla dönüp: " Sussana be!" diye başlayan bir cümleyle çocuğu kötü bir şekilde azarladı. Çocuk doğal olarak mahcup oldu. Kendi kendime şunu düşündüm: Bu adam çocuğu kendisine ilk kez hitap ettiğinde ona dönüp: "Oğlum, söyleyeceğin şey acele değilse, seninle biraz sonra konuşalım" diyebilirdi. Çünkü bu adam, dükkânına gelen müşterilerine çok iyi davranabiliyordu; başka bir deyişle nazik olmanın nasıl bir şey olduğunu biliyordu!

"Eşşoğlueşşek!"

Yine bir gün arkadaşlarımla bizim oradaki bir kahvede oturmak durumunda kalmıştım. Mekâna bir adam çocuğuyla birlikte geldi. Çocuk büyüklerin yer aldığı bir mecliste nasıl davranacağını bilemediğinden olsa gerek ki, oturmayıp ayakta beklemeye başladı. Babası (olacak adam) çocuğa dönüp: "Eşşoğlueşşek otursana!" dedi. Zavallı çocuk, şaşkınlıkla bir yere ilişti.

Bu insanlar, tıbben çocukları olmama durumunu yaşasalardı, doğal olarak, hastahane hastahane, doktor doktor dolaşıp tedavi yollarını arayacaklarından adım gibi eminim. ve ben de öyle bir durumda aynısını yapardım Ama Allah onlara bir çocuk veya çocuklar lutfettiğinde o küçük canlara karşı da kaba olabiliyorlar. Ben bunu büyük bir iki yüzlülük olarak görüyorum!

Bu insanların çocuklarını sevdiklerini biliyorum. Onlar çocuklarını belki de benim kendi çocuklarımı sevdiğimden daha fazla seviyorlar. Ama bu sevgilerini arabaları kadar süslemiyor, bu duygunun niteliklerini artırmıyorlar ve incelikle dışa vurmuyorlar. Başka bir deyişle, çocukları onların sevgilerini hissedemiyorlar; algılayamıyorlar.

İnsanların, sadece sevmenin yetmediğini, onu nitelikli bir hâle getirip dışa vurmaları gerektiğini bilmeleri gerekiyor.

Yazamayan yazarlar

Bir arkadaşım var ve bayan ayaklabıları imalatında çalışıyor; meslekî tabirle "zenne ayakkabı" sektöründe. Bu sebeple nerde bayan ayakkabısı görse elinde olmadan inceler. Eşiyle yürürken elinde olmadan bayanların ayakkabılarına bakıyor, bunu yapmaktan kendisini alamıyor! Bu sebeple eşiyle tartıştığı da oluyor. Çünkü aslında o sadece ayakkabılara bakarken, durum başka türlü görünebiliyor!

Buna benzer bir meslek hastalığı da bende de var. Elime bir yazılı metin geçince, ister-istemez metnin kalitesine, anlaşılabilirlik ve okunurluk derecesine bakıyorum. Falat ne yazık ki, iç açıcı olmayan yazılar görüyorum. Özellikle tercüme eserlerde durum vahim! Bir yandan da tanıdıklarımın dostlarımın internetteki sayfalarına araştırma veya onların ihtisas alanıyla ilgili olarak bilgi almak amacıyla girdiğimde de aynı durumu görebiliyorum. Hatta bazen bu türden metinleri evde yüksek sesle okuyorum ve ev halkına: "Ne anladınız bu okuduğum şeyden?" diye soruyorum ve sonunda başlıyoruz gülmeye. Çünkü anlamsız, uzun ve yazarın kendisinin bile sözgelimi bir ay sonra anlayamayacağı cümleler. Çünkü yazar kendi anlayacağı şekilde yazmış, ama bir süre sonra konuyu unutacağı için, kendisi de yazdıklarından konuyu öğrenemez! Çünkü cümleler veya metin konuyu anlatmıyor. Ben konuyu veya cümleyi anlasam da, okuma ve yazma alışkanlığımdan ötürü, yazarın ne anlatmak istedini tahmin edebildiğim için bunu başarabiliyorum!

Ben bu işi biliyorum haberiniz olsun!

Yazar olup da yazamayan bu dostlarımı uyarıyorum, ama anlatamıyorum. Belki mutevazı davrandığım içindir! Çünkü ben onları kırmadan durumu anlatabilmek için: "Ben de, daha bu işi bitirmedim ve elbette benim de eksiklerim var, ama istersen yazarlık deneyimimle sana yardımcı olabilirim" gibi cümlelerle durumu anlatmaya çalışıyorum. Ama bu "cilalı imaj" devrinde mutevazı olmaya çalışmak, bazı insanların sizi göz ardı etmelerine sebep olabiliyor. Beni dinlemek için televizyona çıkıp popüler olmamı bekliyorlar. Yahu zaten beni o zaman herkes tanıyacak! Siz bir fark ortaya koyun! Benim kalitemi anlamak konusunda kendinize yetemiyor musunuz da meşhur olmamı bekliyorsunuz? Meşhur olmayi veya televizyona çıkmayi istemıyor olamaz mıyım? Diyelim ki bir gün bugünkünden daha çok tanındım, bir çok televizyona veya radyoya davet edilmeye başladım. Siz geç kalmış olmayacak mısınız? Size zamanım kalacak mı? :)

E ben de o zaman şöyle diyeyim: "Kardeşim siz bu işi bilmiyorsunuz, ama ben biliyorum! Ya yazmayı bırakın ve kendinizi kötü bir duruma düşürmekten vaz geçin ya da arkadaş-büyük sözü dinleyin!" Nasıl? Böyle daha iyi oldu, değil mi?
------------
Savaş ŞENEL: Vizyonu, Misyonu ve Değerleri
-------------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN: savassenel@hotmail.com
savassenel@savassenel.com
Skype: savas.senel
--------------------------

Labels: , , , ,

Thursday, April 23, 2009

BEN ASLINDA İYİ BİR DİNLEYİCİYDİM AMA…


Bir zamanlar üniversitede öğrenciyken bir derginin yazı heyetindeydim. Bu dönemde arkadaşlarımdan onları dinlemediğime dair eleştiriler alıyordum. Aslında onları dinlediğimi, hem de dikkatle dinlediğimi ve onların anlattıkları şeylerle –kendimce- çok ilgili cevaplar verdiğimi de düşünüyordum. Dolayısıyla bana yaptıkları bu eleştirinin sebebini bir türlü anlayamıyordum.

Bir gün, o yazı heyetinin de bulunan ve beni iyi tanıyan kişilerden biris olan psikiyatr Haluk Savaş, bana şunu söyledi: “Aslında senin yorumların, karşındaki kişinin ele almakta olduğu konuyla ilgili. Ama çok hızlı düşündüğün için ilgisi hemen anlaşılamayan cevaplar veriyorsun, çünkü konuyla cevabın arasında alışıldık olandan fazla sayıda basamak var. Seninle sohbet eden kişilerin, senin onları dinlemediğin hissine kapılmaları bu yüzden” Daha sonra bu konuda çözümler olduğunu da sözlerine ekledi. Ancak bu çözümlerin benim düşünce hızımı yavaşlatabileceklerini ve bu durumun yazarlığım konusunda bir dezavantaj olabileceklerini belirtti. Bunun üzerine ben de, herhangi bir tedavi yöntemi yerine kendimi kontrol etme fikrini benimsedim. Bu türden konuyla ilgisiz görünen ifadeler, yazılarımda da vardı ve sevgili dostum Gökhan Yorgancıgil de beni bu konuda uyarmıştı. Yazı yazarken asıl konuya odaklanıp onunla ilgisi olmayan ayrıntıları sonraki yazılara saklamamı tavsiye etti. 5 yıl süren radyoculuğumun bu konuda büyük katkısı oldu. O anda konuşmakta olduğum konuyla ilgili olarak aklıma çok şey geldiği hâlde, dinleyicinin hemen bağlantı kurabileceği şeyleri dile getirme veya ağzımdan konuyla ilgisiz görünen bir ifade çıkarsa, onun konuyla ilgisini belirtme alışkanlığı edindim. Ben Şanslıydım, çünkü etrafımdaki kişiler, hem insan olarak kaliteliydiler, hem de iletişim konusunda ustaydılar, dolayısıyla beni nazikçe uyarmışlardı.

Daha sonra bu sorunu yaşayan kişilere sıklıkla rastladım. Bu kişiler, aslında sohbet arkadaşlarının ele aldıkları konuyla ilgili olarak konuştukları hâlde, kurdukları bağlantılar çok uzak veya dolaylı oluyor ve sohbet arkadaşlarına ilgisiz oldukları imajını veriyorlar. Çünkü içinde bulundukları sorunun farkında değiller. Onları uyarmaya çalışıyorum, ama benim gibi, uyarıya açık olmayabiliyorlar. Bazı kişilerin anlattıklarıysa konu ile ilgisiz değil veya konuya uzak görünmüyor, ama az önce sözünü bitiren kişiye: “Evet, bu çok ilginç!”, “demek böyle oldu!” veya “benim de bu konuyla ilgili bir anım var” gibi geçiş cümleleriyle geribildirim yapmıyorlar. Bu sefer, anlattıkları şeylere bir şekilde tepki verilmesini bekleyen muhatapları, bu geribildirimleri alamayınca, kendilerinin dinlenmediğini sanıyorlar. Karşılarındaki kişinin, onları dinlemek yerine konuşma sırasını bekleyen “geveze” ve “ilgisiz birisi olduğu hissine kapılıyorlar.

Bir de çağrışımcı tipler var ki, onlar hepten “felaket” bir durum arz ediyorlar. Diyelim ki siz, insanların bazen ilgisiz ve duyarsız olduklarını kendinizce ifade etmeye çalışıyorsunuz ve: “Geçen gün yolda bir kedicik gördüm, kimse sahip çıkmamıştı ve ben onu alıp getirdim. Bizler bazen ne kadar duyarsız olabiliyoruz!” şeklinde bir cümle kuruyorsunuz. Karşınızdaki kişiden: “Ben de geçen gün bir İran kedisi gördüm, çok farklı ve güzeldi” gibi bir cevap duyabilirsiniz. Bu tür cevapların bir-iki kez olması herhangi bir sorun teşkil etmez, çünkü herhangi birisi de konuyu bu kadarcık dağıtabilir. Bununla birlikte, bu türden, temel kavramla ilgili, ama konuyla ilgisiz geribildirimleri sıkça duyuyorsanız, karşınızdaki kişi “çağrışımcı” birisidir ve “onunla işiniz zor” diyebilirim! Çünkü konuyla ilgili değil, cümlenizin içinde geçen herhangi bir kelimenin ona hatırlattıklarıyla ilgili konuşur ve bazen de uzun hikayeler anlatır. Bu türden kişilerle sohbet ediyorsanız, onlardan istediğiniz geribildirimleri bir türlü alamazsınız. Özellikle bu kişiler fikirlerinden yararlanmak istediğiniz birileriyse, yorulacaksınız demektir. (Bazen ben de böyle yorucu olabiliyorum!:))

Çağımızın trajik bir sorunu var: Ele aldığımız konular gittikçe daha çok hassaslaşıp, daha özenli ve dikkatli iletişim süreçleri gerektirdikleri hâlde, bu konuda harcamamız gereken zamana ait kotamız gittikçe azalıyor. Bu durum, insanın kendisini ve sosyal ilişkilerini yıpratıp, kişiyi ve hayatını acıtacak düzeyde ters bir orantı ortaya koymaktadır.

Dolayısıyla, insanların bu duruma bir derece çare bulabilmeleri ve bu az zamanı verimli kullanmayı öğrenebilmeleri için, sıklıkla önerdiğim gibi, her türden okulda “iletişim” dersleri olmalıdır ve bu dersler, bu konuda ustalıklarıyla net sonuçlar almış eğitimciler, satıcılar, din adamları, liderler vs. tarafından verilmelidir.

Ülkemizde “fırsat maliyeti teorisinin” sadece işletme ve iktisat bölümlerinde ve iletişim derslerinin de sadece iletişim fakültelerinde okutuluyor olması gibi
“vahim" hata yaşanmaktadır. Buna “vahim" bir hata diyorum çünkü seçim yapmak durumunda kalan herkes “fırsat maliyeti teorisini” ve iletişim kurmak zorunda kalan herkes de “iletişimin ayrıca-müstakil olarak ele alınması gereken bir beceri” olduğunu öğrenmek zorundadır!

Yani bütün insanlar!

---------------
Savaş ŞENEL: Vizyonu, Misyonu ve Değerleri
---------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:
Afyon Kocatepe Üniversitesi’nde Ustalıklı İletişim ve Yabancı Dil Öğrenimi” üzerine verdiğim seminerler
Prof. Dr. Haluk Savaş Hakkında
Yönetmen Gökhan Yorgancıgil hakkında
Birisi Gururlu, diğeri sabırlı İki genç insanın arasındaki yanlış anlamalarla ilerleyen güzel bir film: Pride and Prejudice:Türkiye’deki adıyla “Aşk ve Gurur”
Sürekli olarak aralarında yanlış anlamalara yol açan bir şekilde iletişim kuran iki kafadarı konu alan güzel bir radyo tiyatrosu!
İletişim Konusunda ilginç bir kitap: İnsanları okumak1, 2
İletişim konusunda diğer güzel bir kitap: İnsanlara Ulaşmak!
İletişim Kurmak, Herkesin Doğal Olarak Sahip Olduğu Bir Beceri midir?
Ustalardan İletişim Sırları
İletişim Kurarken, Algınız Sizi Yanıltıyor Olabilir, Bunun Farkında mısınız?
İletişimciyim, O Hâlde Herkesle Anlaşmalıyım(mı?)
İyi Bir Dinleyici Olmanın Afetleri
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN: savassenel@hotmail.com
savassenel@savassenel.com

----------




Labels: , , , , ,

Friday, March 27, 2009

ZİHİNLERİNDE SİZİNLE İLGİLİ OLARAK UMUTLU BİR VİZYON TAŞIMAYAN KİŞİLERE DİKKAT!


Yıllar önce bir arkadaşımla konuşuyorduk. Yapmakta olduğum işlerle ilgili olarak kendi vizyonumu anlattığımda, yazan-çizen düşünür türden kişilerin kolay anlaşılamadıklarını ve maddî açıdan hep sıkıntı çektiklerini söyledi. Başka bir deyişle, kentsoylu ve varlıklı olmayan, sadece "zengin" olan kişilerin ortak düşüncesini dile getirmişti. Bu düşünceye göre, yabancı dil bilen birisi seminer vermemeli, çabucak para kazanmak için, ithalat-ihracat işine girmelidir! Sonradan bu kişinin benimle ilgili vizyonunun da aynı olduğunun farkına vardım. Çünkü benim kendi yolumda ilerlemem konusunda yardımcı olabilecek birisi olduğu hâlde, bu konuda hatırı sayılır bir çabası yoktu. Evet birkaç çabası olmuştu, ama bunlar onun gücünü yansıtmayacak türden ve küçük şeylerdi. Çünkü benimle ilgili olarak zihninde beslediği vizyonda, yazarak, konuşarak veya başka bir şekilde düşüncelerini paylaşan ve bu şekilde önemli yerlere gelen birisi yer almıyordu.

Benimle sohbet ediyor ve zamanını ayırıyordu. Gerek duyduğumda bir-iki kez bana ödünç para da vermişti. Fakat benim kendi yolumda ilerlemem konusunda hatırı sayılır bir çabası yoktu. Belli ki, o beni, benim kendimi gördüğüm yerlerde görmüyordu. Dolayısıyla beni o yerlere taşımak için yapabileceklerini yapmıyordu. Yazarların nahif insanlar olduğunu belirtiyordu. Ama “kasada fark ettirmediği hâlde” onunla saatlerimi geçiriyor olmamın da bir nahiflik işareti olduğunu görmüyordu. O benim ofisime gelmiyor, hep ben onun ofisine, onun evine veya ofisine yakın yerlere gidiyordum. Çünkü ben yazıp-çizen bir eğitimciydim, nahiftim ve vaktim vardı(!). Daha doğrusu vaktimi insanlara karşılıksız ayırabilirdim ve daha sonra da “yazarların ve eğitimcilerin” pek de "uyanık" olmadıkları gibi şeyleri dinleyecek sabra sahiptim!

Bu kişinin yapabileceği şeyler, benim alanımla ilgili kilit-önemli kişilerle tanıştırmak veya buna benzer şeyler olabilirdi… Başka bir deyişle istediğim şey "sadaka" değildi.

Beni olmak istediğim yerde göremeyen insanlara karşı bir kızgınlık beslemiyorum. Çünkü onların bu tavrında benim de katkım olabilir. Ama bazen: “Saatlerinizi kendisiyle harcamaya değer bulduğunuz birisinin vizyonuna katkıda bulunmak için hiç mi bir şey bulamıyorsunuz yahu” dediğim insanlar da olmuştur!

Dolayısıyla benimle ilgili vizyonları parlak olmayan veya beni desteklemeyen insanlarla daha az zaman geçirmeye başladım. Bunun yerine kendimi geliştirmeyi ve "nasıl daha iyi olabilirim?" sorusunun olası cevaplarını aramayı tercih ediyorum.

Sizinle ilgili vizyonlarının tatsız, kötümser ve umutsuz olduğunu fark ettiğiniz kişilerle ilişkileriniz askıya alın veya ilişkinizi kendi hâline bırakın derim. Bunu yapamazsanız, hiç değilse şuna dikkat edin: Onlarla kendi vizyonunuzu paylaşmayın; Böyle bir paylaşımdan kaçınmakla, hayalleriniz hakkında onların olumsuz bir şekilde konuşmalarını da engellemiş olursunuz.

Sözgelimi, İngilizce öğrenmek için çaba gösteriyorsunuz, düzenli olarak çalışıyorsunuz ve az-buçuk ilerleme de kaydediyorsunuz. Ama bir arkadaşınız sizin İngilizce öğreneceğinize inandığı için veya inanmadığı hâlde size yardımcı oluyor; Sözgelimi, yararlı olacağını düşündüğü kitapları size getiriyor veya size bu kaynakların adlarını veriyor veya hiçbir şey yapmasa da sizin viyonunuzla ilgili olarak olumsuz konuşmuyor. Bu türden bir arkadaşla ilginizi kesmenize gerek yok. Ama diyelim ki, bir başka arkadaşınız da sizin İngilizce öğrenemeyeceğinize inanmakla kalmıyor, bunu dile de getiriyor. Bu kişi, zaman içinde sizin İngilizce öğrenmenizi bir şekilde engellemeye de çalışabilir. Çünkü insanlar, inançlarını gerçekleştirmek için farkında olmaksızın çabalarlar. Sizin, İngilizce öğrenmeniz konusundaki vizyonu "parazitli" olan birisinin tavırları da "parazitli" olacaktır. Bu durumda o kişiyle ilişkileriniz ölçülü olmalıdır.

“Şunlara dikkat etmedikçe, vizyonun gerçekleşmez. Aman dikkat et!” gibi şeyler söyleyen bir dostunuzsa sizi korumak istiyordur. Haklı eleştirileri olabilir. Bu eleştirilere kulak vermekte de yarar vardır. Bu türden arkadaşlar, sizin için birer danışman görevi de görebilirler ve çizginizi korumanız konusunda size yardımcı da olurlar.

Elbette, etrafınızı “dalkavuklarla” doldurun demiyorum. “Fantazi” denebilecek düzeyde “uçuk” hayallerinize destek veren "romantiklerden" de uzak durun derim. Dalkavukların tuzağına düşmüş birisiyle yakın zamanda tanışma şansım oldu. Bir yanıyla mükemmel olan ve zaten bu yanıyla bulunmaz bir hazine durumunda bulunan birisinin hiç de sahip olmadığı başka vasıflara nasıl sahiplendiğini gördüm. Bunun sebebi,
"dalkavuk" arkadaşlarıydı. Bir yanıyla sınırsız bir takdiri hak eden bu insan, ona ait olmayan vasıfları sahiplendiği için “itici” birisi olarak tanımlanıyor. Etrafındaki “dalkavukların” ona ne yaptıklarını fark etmeden de, bu durum alsa düzelmeyecek.

Sizi aslında belki de bilmeden “kandırmaya” çalışan "romantikler" gibi sizin gerçekçi hayallerinizi ve hedeflerinizi hor gören “mantık küplerinden de” uzak durun derim. Gerçekleşmesi için her gün çabaladığınız, akılcı bir plan ve stratejiyle ilerlemeye devam ettiğiniz bir konuda size destek vermek yerine, size negatif şeyler söyleyen birisi sizin yakın dostluğunuzu hak etmiyor demektir. Elindeki imkânları size sunmaktan bir şekilde kaçınan kişiler de bu sınıfa dahildirler. Araya mesafe koymakta serbestsiniz ve hatta bu sizin için kaçınılmazdır.

Bu türden kişilerin sizin "menfaatçi" olduğunuzu ima etmelerine veya açıkça söylemelerine aldırmayın. Bu ifade, ilişkilerin maddî veya manevî olarak beslenmeleri gerektiğini göz ardı eden bütün "cimrilerin" ortak söylemidir.

Siz menfaatçi değilsiniz, aslında onlar cimridirler.
---------------------------
www.savassenel.com
---------------------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:
Vizyon ve Misyon
Vizyon ve Misyonumun Yazılı Olduğu Sayfa
İlişkilerinizin Her birisiyle İlgili Bir Vizyonunuz var mı?
Vizyon konusunda güzel bir film: October Sky: (Birkaç sahnesi çocuklar için uygun olmayabilir)
Eylemsiz olmamız Tarafsız olduğumuz anlamına gelir mi?
Bilgisayar siz daha vizyoner ve zeki birisi yapar mı?
Arkadaşlarımız bizi yalnız bırakmazlar mı?
Bugün Yolunuzda Yürüdünüz mü?
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@hotmail.com
savassenel@yahoo.com

Labels: , , , , ,

Monday, March 16, 2009

HESAPSIZ İLİŞKİ OLMAZ; BÜTÜN KALICI VE NİTELİKLİ İLİŞKİLER, İYİ NİYETLE YAPILMIŞ HESAPLARA DAYANIRLAR


İLİŞKİLERİNİZ KONUSUNDA BİR VİZYONUNUZ VAR MI?

Okuma programımdaki kitaplardan birisinde “Gaye-i hayal olmazsa, ezhan enelere döner!” şeklindeki bir söz yeniden dikkatimi çekti. Bu Osmanlıca ifadeyi: “Kişilerin vizyonları-geleceğe dair bir hayalleri olmazsa, birbirlerine odaklanırlar!” şeklinde açıklayabilirim. İlişkilerde insanalrın sadece birbirlerine daklanmaları, katma değerler olmaması, "sadece biz birbirimize yeteriz" veya "hesapsız severiz" gibi düşünceler ne yazık ki verimli sonuçlar getirmiyor.

Hollywood’un bize sattığı “hesapsız ilişki ve aşk” masalından sıkılmaya başlamış olmamın da, bu söze karşı beslediğim ilginin canlanmasında büyük payı var! “Hayatı geldiği gibi yaşamak” olarak adlandırabileceğim ve güya “hesapsız ve beklentisiz” olmaya dayanan bu anlayış, aslında azımsanamayacak sayıda insanı mutsuz ediyor “Nerede hata yaptım acaba?” diye sıkıntı içinde bırakıyor. Çünkü hesapsız ve beklentisiz ilişkiler, iflas ediyorlar!

Ben de sinema filmleri seyrediyorum, çok eğleniyorum veya duygulanıyorum da. Bir filmin etkisi altında günlerce dolaştığım olmuştur. Ama tutup da o filmi yaşamaya kalkamam! Sonuçta senarist ve yönetmen kendi gerçekliklerini oluşturuyorlar ve onları bu sebeple suçlayamam! Ama benim de kendi gerçekliğim var ve olmalı!

Hesapsız ilişki olur mu? Hesapsız ilişki olmaz; Bütün kalıcı ve nitelikli ilişkiler, iyi niyetle yapılmış ve yapılmakta olan hesaplara dayanırlar. Aşk, arkadaşlık, dostluk, aile ilişkileri vs. bütün ilişkiler birer hesaba ve dikkate dayanır. Bundan doğal ne olabilir? Evinize bir çiçek alıyorsunuz, çiçeğin yanında verilen dokümanda, çiçeğin nasıl bir ortamdan, topraktan hoşlandığı ve ne kadar sıklıkta sulanmaya gerek duyduğu yazılı oluyor. Çiçeğin büyüyeceğini ve bir gün onun daha geniş bir yere ihtiyaç duyabileceğini bile düşünüp-hayal ediyorsunuz! Yani onunla ilgili bir vizyonunuz oluyor! Mesela, evimizde bir kedimiz var; Mamasını ve suyunu eksik etmeyip onu kucağımıza alıp seviyoruz. Ona yaptığımız şakalarımıza, huysuzca tepki vermesi mümkünken, bize zarar vermeden uzaklaşıyor. Çünkü zihninde ilişkimizle ilgili bir vizyonu var! Çünkü acıktığında, susadığında veya sevilmek istediğinde yanında olan biziz.

İlişkileri hesaplamaktan kastım, sonunda sadece size maddî veya manevî kâr getiren bir yaklaşıma sahip olmak değildir. Sahip olduğunuz ilişkiyi dejenere olmaktan, rayından sapmaktan, bencil ve geçici olmaktan alıkoyacak her türlü tedbiri almak ve bu konuda kafa yormaktır. Meselâ benim öğrencilerimin her birisiyle ilgili bir vizyonum ve hesabım vardır. Onlarla ilgili beklentilerimin ortak yanı şudur: Bir gün yollarımız ayrılsa bile, onlara ne katmış olmalıyım? Benimle geçirdikleri zamanı nasıl olur da onlar için bir tür yatırım hâline getiririm? Bütün bunları kendimi yıpratmadan ve uzun vadeli bir şekilde yapmanın yolları nelerdir?

Dostlarım için de birer vizyonum ve bu vizyona bağlı olarak sorularım vardır; Onların hayatlarını nasıl zenginleştirebilirim? Ola ki bir ilişki, sürekli benden veya karşımdaki kişiden götürmeye başladıysa ve ben o ilişkiyi kaybetmek istemiyorsam, nasıl olur da denge sağlarım? Çünkü benim de, karşımdaki kişinin de zamanımız ve diğer kaynaklarımız sınırlıdır; Kaynaklarımızı hemen tüketip, bir gün o ilişkiyi yitirmek yerine, yükü dengeli bir şekilde dağıtıp ilişkiyi sürdürmenin yolları nelerdir?

Karşımdaki kişi, sözgelimi bir bayansa, cinsiyet farkını vurgulamadan, ama göz ardı da etmeden, (çünkü bu farkı göz ardı etmek nezaket kurallarına aykırıdır) nasıl arkadaşlık kurabiliriz ve arkadaş kalabiliriz?

Muhatabım olan kişi varlıklı birisiyse, bunun bir çekici güç olmasından dolayı sürekli ilgi odağı olmaktan sıkılmış durumdaysa, amacımın tek taraflı bir fayda değil adil bir alış-veriş olduğunu ona nasıl anlatırım?

Örnekler çoğaltılabilir.

Zaten bu kadar soru bile kafanızı da karıştırdı değil mi?

Hemen kendimce bulduğum çözümü sunayım size: Her bir ilişki için ortak bir vizyon edinmek, en iyi çözümdür. Olumsuz ihtimalleri hesaplamak yerine, olması gerekeni ve tavrınızı ortaya koymak, hatta karşımızdaki kişiye “seninle ilgili vizyonum budur!” şeklinde dile getirmektir. Uygulamada “arıza” çıkarsa, ki bu mümkündür, hemen bu vizyona uygun bir şekilde düzeltmek mümkün olabilir. Ama şunu belirtmeliyim, bir ilişki ile ilgili olarak net ve sağlam bir vizyonunuz varsa, bu vizyon tavırlarınıza yansır. Şunu da belirtmeliyim: Bir ilişki için vizyon belirlemek, karşınızdaki kişiye bir mesaj vermekten çok, kendi kalbinize ve beyninize mesaj vermek içindir: “Bak Savaş, senin bu ilişkiden beklentin budur! Yolun budur, başka bir yolu unut!”

Zihninizde böyle bir yol haritası bulundurmak, size kolaylık sağlar ve hareketlerinize samimî bir rahatlık verir. Vizyondan sonra, o vizyonu besleyecek adımlar ve o ilişkiye katacağınız değerleri belirlemek daha da kolaylaşır.

Her ilişki için birer vizyon belirlemek zor mu geliyor? O zaman şöyle sorayım: Bir ilişki, bir saksı çiçeğinden daha fazla ilgiyi hak etmiyor mu sizce?
--------------
Savaş ŞENEL: Vizyonu, Misyonu ve Değerleri
--------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:
- Misyon, Vizyon ve Değelerinizi belirlemek konusunda yardımcı olabilecek kaliteli bir kitap
- Hayattaki Vizyonunu yakalayamamış birisini konu alan güzel bir radyo tiyatrosu: "Niyazi Diye Birisi”
- Bir ilişkiyi yapılandırmak konusunda keyifle seyredilebilecek bir film: “Green Card-Yeşil Kart”
- Girişimcilerin öncelikleri
- Vizyonunuz, Misyonunuz ve Değerleriniz Netleşmedikçe Gününüz-Hayatınız netleşmeyecektir!
- Gerçek ilişkiler, içlerinde çatışmaları da barındırırlar!
- İncelikli iletişimin sırları
- Bir ilişkide ayrıntılar ne kadar önemli olabilirler?
- "Randevusuz Çıkmam!” desem çok havalı mı olurum?
- İlgilendiğiniz konularda hedefler koymanın iki büyük yararı
- Sosyalleşmek masraflıdır!
- Maddî-Manevî ortak projelerimiz olsa, daha sık görüşmez miydik?
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@hotmail.com
savassenel@yahoo.com

Labels: , , , , , ,

Saturday, December 27, 2008

RADYO TİYATROLARI DİNLER MİSİNİZ? BENCE DİNLEMELİSİNİZ!


Çocukluğumu düşündüğümde, beni "yapılandıran" en önemli sanat ederlerinden birisi olarak radyo tiyatrolarını hatırlarım. Geçen zamanla birlikte ortaya çıkan yeni şeyler, meşguliyetler vs. beni radyo tiyatrolarından uzaklaştırdı. Çocukken, televizyonun daha çıkmamaış olduğu dönemlerde, sabahları radyo sesiyle uyanırdım. Belli saatlerde de radyo tiyatrosu vardı. Radyo tiyatroları, bana insanlarla ilgili pek çok şeyi öğreten ve daha bir çok şeyi kavramamı sağlayan, kısacası dünyamı genişleten kaynaklardan birisiydi. O dönemden aklımda kalan en canlı cümle, radyo tiyatrosu-temsili başlarken duyduğum şu ifadededir! “Efektler: Korkmaz Çakar”

TRT sanatçılarının kaliteli oyunculukları ve seslerini kullanmadaki ustalıklarıyla ortaya koydukları bu temsilleri dinlerken, başka dünyalara gidiyorduk. Bundan uzun bir zaman önce Edith Piaf’ın bir albümünü almıştım ve neden bu albümü aldığımı düşündüğümde şunun farkına vardım: Çocukken, bu sanatçının hayatını bir radyo tiyatrosunda dinlemiş ve çok etkilenmiştim. Neredeyse 25 yıl sonra gidip Edith Piaf’ın bir albümünü aldım.

İngilizcemi geliştrimek için ve genel olarak kasetler, seminerler dinleme alışkanlığı edinmiştim. Bu sebeple lise son sınıftan beri kaset-CD toplama alışkanlığım sürmektedir. “Walkman”lerden Ipoda doğru giderken kullandığım araçlar değişti, ama sesli dokumanlar dinleme alışkanlığım hep sürdü. Çünkü bunları ulaşım vasıtalarında, yürüyüş yaparken ve özellikle öğrencilik dönemimde arkadaşlarımla kaldığım evde yemek yaparken dinleyebiliyordum. Sesli kitaplar dinlerken bir gün elime BBC Radyosunun İngilizce radyo tiyatroları geçti. Böylece radyo tiyatrolarına karşı beslediğim ilgim yıllar sonra yeniden canlandı.

Radyo tiyatroları, BBC'nin ölmeyen “imparatorluk” bilinciyle İngiliz İngilizcesini bütün dünyaya yaymak için yaptığı çalışmaların meyvesidirler. Bence bu, son derece de mantıklı ve yerinde bir politika. Bir ülkenin kendi dilinin yayılması konusunda çaba göstermesini takdir etmek yerinde olur. Bu takdirle birlikte aklıma şu soru gelir: “Neden TRT’de radyo tiyatrolarını kasetler veya CD'ler olarak yayınlamıyor?” diye sormaya başladım.

Şu anda TRT radyolarında “arkası yarın” formatında programlar yayınlanıyor olabilir. Ama BBC radyosunun radyo tiyatrolarını içeren kasetleri ve CD’leri gördükten sonra, neden TRT’nin aynı şeyi yapmadığını, yani bu eşsiz hazineleri ses kasetleri veya CD’leri olarak neden yayınlamadığını düşünmeye başladım. Sonra internette araştırma yaptım, ama ne yazık ki TRT’nin kurumsal satış sitesinde bu tür yayınlara rastlayamadım. Umarım yanılıyorumdur.

TRT’nin ürün sitesinde sadece müzik eserleri ve görsel yayınlar bulabildim. Bu görsellik hastalığı, beni çok üzüyor. TRT arşivlerinde tozlanan, en güzel ve temiz Türkçe’nin yer aldığı radyo tiyatrolarının neden yayınlanmadığını anlayamıyorum. Bugün neredeyse bütün dünyada Türk okulları var ve bu okullarda Türkçe'de öğretilmektedir. Bütün bir Orta Asya’da, Türkî Cumhuriyetlerde veya başka ülkelerde Türkçe bilen veya öğrenen kişilerin TRT'nin radyo tiyatrolarını dinlediklerini hayal edin. Bunların okulların kütüphanelerinde yer aldıklarını, bunların ders dışında veya ders dışında Türkçeyi öğrenmek veya geliştirmek kullanıldıklarını ve İstanbul Türkçesi'nin bütün dünyada yayıldığını bir düşünün. Uzaklara gitmeye de gerek yok. Bu yayınlar CD veya kaset olarak yayınlansa, önce ben alırım. Çocuklarımın bu rüyayı yaşamalarını ve TRT sanatçılarının Türkçelerini dinlemelerini isterim.

Bu yazıyı yazarken, aynı zamanda bir radyo tiyatrosu dinliyorum. Oyun, dedikodu ve asılsız ön yargılarla hareket etmenin ne kadar kötü olduğunu etkili bir dille veriyor. Drama olduğu için hem ruhu hem kalbi hem de bilinci besleyebiliyor. Radyo tiyatrolarının sadece dill gelişimi konusunda değil, sosyal konularda da iyi birer eğitim aracı olabileceklerini de söylemek isterim.

Şu görsellik takıntısını biraz bırakalım ve hayalgücümüzü parlatmak üzere radyo tiyatrolarına kulak verin diyorum!

Kötü mü diyorum?
------------
www.savassenel.com
------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:
Efektor: Korkmaz Çakar!
72 adet radyo tiyatrosunu indirebileceğiniz bir site

Labels: , , , , , , , ,

Monday, December 08, 2008

NEDEN İNSANLAR KONUŞURKEN YABANCI KELİMELER KULLANIRLAR?


Yıllarca İngilizce öğreten birisi olarak Türkçe konuşurken yabancı kelimeler, sözgelimi İngilizce kelimeler kullanmaktan kaçındım. Aslında, hangi kelimelerin yabancı olduğu, hangilerinin olmadığı sıkça tartışılıyor. Benim bu yazımda sözünü ettiğim kelimeler daha çok sesletimiyle ve kullanıldığı bağlam açısından, yabancı oldukları hemen "sırıtan" kelimeler. Sözgelimi, “bugün off oldum” ifadesinde yer alan “off” kelimesi gibi. (Not: bu cümleyi kullanan birisi, gününün verimli geçmediğini anlatmaya çalışıyor)

Türkçe konuşurken "sırıtan" yabancı kelimeler kullanmanın bir kaç sebebi olduğunu düşünüyorum:

Birincisi, Türkçe’de karşılığı olan kelimeleri kullanmak konusundaki dikkatsizliktir. Yabancı kelimeyi çok duyan veya yabancı dil öğrenen kişiler bunu yaparlar. İnsanlar yeni öğrendikleri kelimeleri ağızlarından kaçırabilirler. Bu mazur görülebilir. Ama sıkça tekrarı açık bir zaaftır.

İkincisi, konuşmalarında yabancı kelimeler kullanan birisi ana dilini de iyi bilmiyor olabilir. Elimizde bulunan parçalı kumaşları birleştirip, sözgelimi masa örtüsü yaptığımız gibi, onlar da tam olarak bilmediği iki dili de birleştirip dertlerini anlatmaya çalışmaktadırlar. Ana diline hâkim olmayanlar, yabancı kelimeleri sıklıkla kullanırlar. Bu türden insanlar, sözgelimi İngilizce konuşurlarken de Türkçe kelimeler kullanırlar. Çünkü ne anadillerini ne de yabancı dili tam olarak bilmediklerinden, bir oradan bir buradan devam ederler.

Üçüncü sebep de bugünlerde zayıf düşürülen Türkçemizdir. Sadeleştirme adına güdükleşen bir Türkçe’yle konuşuyoruz. Sözgelimi Türkçe’de tartışma diyoruz. “Babamla tartıştık” diyen birisinin babasıyla kavga mı ettiğini, yoksa fikir alışverişi mi yaptığını anlamak mümkün değildir. Halbuki müzâkere, münâzara, münakaşa v.s gibi kelimeler sadeleşme kurbanı olmasalardı, bu kadar sıkıntı yaşamazdık. Oysa İngilizce’de nüans belirten bir yığın kelime vardır. (Discussion, despute, debate v.s)

Dördüncüsü, bazı meslekî alanların bizim ülkemizde değil başka ülkelerde doğmuş olmalarıdır. Sözgelimi, internet kavramının kendisinin ve onunla ilgil ibir çok kavramın-terimin İngilizce olması neredeyse kaçınılmazdır. Türkçeleştirmeye çalıştıkça da konu daha bir karışık hâl alıyor. Bu durumda ne yapılabilir, uzun uzun tartışmak, müzakere etmek gerekiyor.

Çok acıdır ki, bana “İngilizce, Türkçe’den daha zengin sanırım” diyen öğrencilerim olmuştur. Burada biraz haksız bir durum da vardır. Bunu söyleyen öğrencilerimin bazıları aslında Türkçe’yi bilmemektedirler. Yani, fikir dünyaları bazı kavramları kendi anadilinde öğrenmeye mecbur kalmamıştır. Kendi ana dilinde roman okumadan, yabancı dilde romanlar ya da metinler okuyunca, bazı kavramlarla önce yabancı dilde tanışmıştır. Aslında ana dilinde de olan bu kavramların, İngilizce’nin veya başka bir dilin malı ve zenginliği olduğunu sanmaktadır.

Anadilimizi tanıyalım. Bu ifade “yerli malı kullanalım” gibi bir ifade oldu, ama siz benim ne demek istediğimi sanırım anlıyorsunuz.
-----------
www.savassenel.com
-----------
Yorumlarınız için:
MSN: savassenel@hotmail.com

Labels: , , ,

Saturday, August 23, 2008

BANA BİR HİKÂYE ANLATIN; KEYİFLE DİNLERİM


Bir toplantıda düşüncelerim bana sorulduğunda bir hikayecik anlatmak istemiştim. Toplantıdaki arkadaşlarımdan biri “hikayeleri değil gerçekleri” konuşalım diye bana itiraz etmişti. Olayın asıl komik yanı, benim hikaye anlatmama itiraz eden arkadaşım, o sıralar sinema üzerine doktorasını tamamlamak üzere hummalı bir faaliyet içindeydi.

Sinema üzerine doktora yapan birinin gerçekçi olmayı bu şekilde önermesi bana komik gelmişti. Toplantı sonrasında ona düşüncelerimi anlattım. O da hatasını kabul etti. Sinemanın, kısaca kurgunun atası, hikayeler ve masallardır.

Hikaye anlatmak insanlara zaman kaybı gibi gelir. Fakat aslında hikayeler, uzun sürebilecek mesajları, kısa zamanda vermenizi sağlar. Ayrıca, hikayeler sadece bilgi verici değil, mesajı hissettirici bir türdür. Başka bir deyişle, mesajın sadece anlaşılmasını değil, duyumsanmasını da istiyorsanız, hikayeleme iyi bir anlatım yoludur. Karşımızdaki insanı da emek vermeye, düşünmeye davet eder. Hikayeler, mesajı tamamıyla yutulmaya hazır-çiğnenmiş bir lokma gibi vermez. Çelişki gibi görünebilir ama elbette kendi çiğnediğimiz lokmayı yemek isteriz. İşin sırrı budur. Doğrudan verilen “dijital mesajlar”, sadece bilgisayarlar için anlamlıdır.

Ayrıca, hikayeler, zihinde resimler çizer, konuyu görselleştirirler ve konunun sadece anlaşılmasını değil aynı zamanda hissedilmesini sağlarlar. Bir mesajın sadece bilinmekle kalmayıp aynı zaman da hissedilmesi de çok önemlidir. Çünkü çoğu iletişim sürecinde sorun sadece anlaşılmamak değil duyumsanmamaktır. Bunun sonucunda da empatiden, karşılıklı duygu alışverişinden yoksun kalırız. Hissetmediğimiz bir mesajın da gereğini yapmayız.

Bu açıdan, görsel araçların olmadığı zamanlarda hikayeleme çok kullanılan bir yöntem olmuştur. Hikayeler yoluyla mesajlar duygusal bir bağlama oturtulmuş ve görselleştirilmiştir. Beynin duygusal bağlam içinde aldığı ve görselleştirebildiği şeyleri daha iyi ve kalıcı bir şekilde öğrendiği söyleniyor. Yeni araç ve gereçler keşfedilmiş olsa bile bugün de masalların ve hikayelerin önemli olduğuna inanıyorum.

Ne yazık ki bu konu ihmal ediliyor. Sözgelimi son zamanlarda vizyona giren Keloğlan filmine çocukların fazla gitmediğini öğreniyoruz. Mehmet Ali Erbil’in oynadığı bir Keloğlan karakterinin çocuklara ne vereceği tartışılabilir ama bir yandan da çocuklarımızın Keloğlan’ı tanımadığı söyleniyor. Çünkü çocuklarımız masal okumuyor ya da dinlemiyorlar. Zira onlara masal okumuyor ya da masal anlatmıyoruz.

Çocukluğumda anneannemden ve anne-babamdan bol bol masal dinlemiş, şanslı biriyim. Bugün de evimizde küçüklere masallar okunur. İstedikleri zaman, sözgelimi oyun oynarken dinleyebilecekleri masal kasetleri, CD’leri vardır.

Ben masalları, hikayeleri, fıkraları severim. Bana bol bol anlatın dinlerim. Onları dinlerken gülerim ya da gözlerim dolar. Çünkü onlar gerçeğe gönderme yapar, çağrışıma açıktırlar.
-----------
www.savassenel.com
-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN:
mailto:savassenela@hotmail.com

Labels: , , ,

SİZE DELİ, BANA YAZAR DERLER


Yazar olmak çok güzel bir şey, biliyor musunuz? Gördüğünüz, yaşadığınız ya da duyumsadığınız her şey size yazmanız için ilham verebilir. Gördüğünüz bir çocuk, dalgın bir kadın, çalışmaktan yorulmuş bir erkek, komik bir olay, kendi saflığınız, düştüğünüz komik ya da acı durumlar, kısaca her şey.

Ben asansörde yanlış katta inip başla bir odanın kapısını açmaya çalıştığımı, Çince konuşurken etrafımdaki Çinlilerin bana güldüklerini, yağmurun beni duygulandırdığını ve buna benzer bir sürü şeyi anlatabilirim ve “karizmam” çizilmez. Okurların bana gülmeleri ya da benimle duygulanmaları beni güçlendirir, benim başarım olur. Kimse beni zayıf görmez. Başkalarının anlatmaya çekindikleri şeyleri ben, rahatça anlatabilir, dile getirebilirim. Size “dalgın”, “aşık”, “deli” diyebilirler ya da başka bir isim takabilirler. Ama benim adım sadece “yazar” olarak kalacaktır.

Peki her şeyden konu çıkarmak o kadar kolay mıdır? Konu çıksa da onu duyumsayabilmek, sonra da en zoru onu kelimelere dökmek o kadar basit midir? Elbette hayır. Önce alıcıları açmak gerekir. Bir fotoğrafçıyı anlatmışlardı bana. Fotoğraf makinesini almadan kendisini sokağa atar ve fotoğraflık görüntüler arar, böyle bir an yakaladığında fotoğraf çeker gibi bir gözünü kırparmış. Böylece kendisindeki o sanatçı farkındalığını güçlendirirmiş.

Yazarlık ta fotoğrafçılıktan farklı değildir. Her yerde bir şeyler oluyor, ama bunu farkında olmalısınız, farkında olduğunuz şeyleri duyumsamalısınız. Hüznünü ya da neşesini hissetmelisiniz. Okumalısınız, yazmalısınız, dinlemeli, görmelisiniz. Elbette her şeyi göremezsiniz ve her şeyi farkında olamazsınız. Ama farkındalığınız geliştikçe gördüklerinizden, okuduklarınızdan, dinlediklerinizden ve yaşadıklarınızdan size çok şey kalır. Sonra bunları sabırla yazmalısınız. Yazdıklarınızı tekrar okumalısınız, düzeltmelisiniz. Yazdıklarınızla anlatmak istedikleriniz birbirine yaklaşana kadar vazgeçmemelisiniz.

Bu arada çok beslenmelisiniz. Şiirler, filmler, kitaplar, sohbetler, insanlar sizin yol arkadaşınız olmalıdır. İnsanları görmelisiniz, onları farkında olmalısınız. Ortada dolaşan bir çocukta, bir gençte ya da kimsenin dikkatini çekmeyen bir adamda herkesin görmediği bir şeyi görmelisiniz.

Sözgelimi, bu yazıyı, Hong Kong’ta ve gitmeyi alışkanlık haline getirdiğim bir kafede yazıyorum. Şu anda burada herkes maç seyrediyor. Büyük bir perde var duvarda. Heyecanlarını anlamadığım yerel dilde dışa vuruyorlar. Alın size bir yazı konusu: erkekler ne bulur şu futbolda?
Yazarlık ne güzel bir şey derken, çok da hor görmeyin. Herkesin başka bir şeyler yaptığı bir zaman parçasında siz oturup yazıyorsunuz. Yazmakla, diğer alternatiflerden vazgeçiyorsunuz. Bu, o kadar da kolay değil. Bunu iktisatçılar daha iyi anlar.

Herkes yazabilir. Biraz sancılıdır, emek ister. Bazen farkındalıktan kurtulup rahatlamak ister, gereğinden fazlasını görmekten yorulursunuz. Ben yine de seviyorum yazmayı. Cennette olsam gene yazmak isterim. Dünya dediğimiz bu yerde yaşadıklarımız ya da yaşayacaklarımız az şey mi?
-----------
www.savassenel.com
-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

Labels: , ,

RADYOCULUK GÜNLERİMDEN EDİNDİKLERİM, ÖĞRENDİKLERİM


Dünyanın her yerinde radyolar dinleniyor biliyor musunuz? Televizyon çıktığında insanlar, sinema ve radyonun öleceklerini düşündüler. Fakat bir kararsızlık döneminden sonra televizyonun her şeyin yerini alamayacağı ve de almaması gerektiği anlaşıldı. İnsanlar günlük hayatlarında, televizyon ya da diğer görsel araçların kendilerini terk ettiği yerlerde, ofislerinde, toplu taşıma araçlarında, arabalarında, radyonun ve diğer sesli yayınların iyi birer yol arkadaşı ve dost olduklarını yeniden fark ettiler.

Peki radyocu olmak, radyo programları yapmak nasıl bir şeydir? Bunu biraz anlatmaya çalışayım sizlere.

Radyo programları yapmak çok özel bir şeydir. Ben gündüz programları yapmakla birlikte daha çok gece programlarını tercih ettim. Çünkü iş saatlerim dışında kalan ve uygun olan zamanlar gece saatleriydi. Radyoculuğu hiçbir zaman tek işim olarak görmedim. Daha doğrusu bütünüyle gösteri dünyasına girmeyi planlamadım. Çünkü gösteri dünyası başka bir alemdir ve o dünyada yer almak, sonuçları çok farklı olan ciddi bir seçimdir.

Gece işlerim bitince radyoya giderdim. Ciddi bir hazırlık yapardım. Ele almak istediğim konuları, dinletmek istediğim şarkıları ve müzik çalışmalarını hazırlardım. Programlarımda çok müzik yayınlar, az konuşmaya çalışır ve daha çok dinlerdim. Popüler programlar yapmak istemedim. Popüler programlar yapmak kötü bir şey değildir. Fakat, gösteri dünyasında popüler olmanın getireceği yükü kaldırmak zordur.

Programlarıma dinleyici telefonları alırdım. Bazen bir köyden telefon alırdım. Kurtların uluduğunu duyar, köydeki zifiri karanlığı hissederdiniz. Uzaklarda bir yerde bir insana arkadaşlık ettiğinizi duyumsamak çok güzeldi. Bazen yurt dışından dinleyenler arardı. Uzaklarda, gurbette sizi dinlediklerini, özlem giderdiklerini söylerler ve teşekkür ederlerdi. Dinleyenlerime kitaplar, sanatçılar kendimce iyi olan ne biliyorsam radyo dili ve üslubuyla önerirdim. Çok mesaj vermeye çalışmazdım, işe yaramazdı bu. Beni unutsalar bile önerdiğim kitapları okumalarını isterdim. Gecenin karanlığında arkamda bir sürü şarkı, şiir ve kitap isimleri bırakarak kaybolup gitmeyi severdim.

Dinleyenlerinin bir yerde, bir seviyede kalmalarını hedefleyen programlar yapmadım. Daha çok okuyup, kendilerini daha çok geliştirip, bana da bir şeyler öğretmelerini, benimle yeni şeyler paylaşmalarını istedim. Bir gün beni aşmaları da en büyük hayalimdi. Bir radyocu için ne kadar garip bir hayal değil mi?

Ben de durmuyordum tabi ki yerimde. Kitaplar okuyor, yeni müzik albümleri araştırıyor, bu albümler radyoda yoksa satın alıyordum. Bir ara evimde geniş bir arşiv oluşmuştu.

Bazı dinleyenler yayında konuşmazlardı. Onlar ben şarkı yayınlarken beni ararlardı. Sanatçılar, yazarlar, ressamlarla konuştuk. Bir kere bile programımı övmezlerdi. Bundan hoşlanmazdım. Bana zaman ayırmalarının, beni dinlemelerinin bir işaret olduğunu ben de onlar da bilirdik. Bir keresinde bir dinleyicim Tom Hanks’in baş rolünü oynadığı “Seattle’ın Uykusuzu” adlı bir filmi önermişti. “Siz radyocular, insanlar üzerinde sandığınızdan çok daha fazla etkilisiniz. Bunu kötüye kullanmayın, iyiye kullanın demişti.”

Programlarımda adım geçmezdi. Programlarım her gün başka bir şarkıyla başlar ama aynı şarkıyla biterdi. Sabaha doğru bittiği için Beatles’ın “Here Comes The Sun” adlı şarkısını tercih ederdim. Yerli şarkılar yayınladığım programlar da yaptım.

Radyoculuk bana insanlar hakkında çok şey öğretti. Dengeleri, insanların değişik yanlarını farkına vardım. Zaman zaman bundan yoruldum da. Sonra program biter, ben eşyalarımı toplar giderdim. En güzeli de buydu bana göre. Kimse beni tanımıyor, bilmiyordu. İstediğim yerde oturup çayımı içebilir, bilinmezdim. Dinleyicilerimle hiç görüşmedim. Beni tanıyanlara radyocu olduğumu söyledim, ama beni radyodan tanıyanlara “ben oyum” demedim. Böylesi daha güzeldi.

Yağmur gibi olmak istedim hep. Beslemek, yenilemek sonra da buhar olup uçmaktı bütün istediğim. Çünkü gösteri dünyası bana göre değildi.
-----------
www.savassenel.com
-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN:
savassenel@hotmail.com

Labels: ,

RADYOCULUĞUN SIRLARI


Bir zamanlar radyoculuk yaptığımı öğrenen okuyucularımdan bazıları, bana “radyocu olmanın sırlarını” soruyorlar. Aslında radyoculuğun sırlarını çözmek için, radyo dünyasındaki usta radyocuları takip etmek yeterlidir. Bununla birlikte bana sık sık fikir sorulan bir alan olduğu için bu konuda da yazmam şart oldu(!)

Birincisi, her şeyde olduğu gibi bu konuda da sizi yöneten şey, hayattaki vizyon ve misyonunuzdur. Bunlar net değilse, sadece radyoculukla ilgili olarak değil genel olarak, rüzgârın savurduğu bir insansınız demektir. Çünkü nasıl bir radyocu olmak istediğiniz, sizin hayattaki misyonunuzla ve değerlerinizle ilgilidir.

Daha net açıklamak gerekirse, misyonunuz ve hayatta hangi değerleri beslemek istediğiniz belli değilse, radyoculuğunuz da günlük hayatınızdaki telefon görüşmeleriniz, sohbetleriniz veya ilişkileriniz kadar anlamlı veya anlamsızdır.

İkincisi, kalıcı olmak istiyorsanız, kalıcı anlamda radyoculuk yapan kişilerin bir veya daha fazla ilginç ve farklı yanlara sahip olduklarını görmelisiniz. Sesleri, tarzları, yorumları veya başka bir güçlü yanları vardır ve onlar bu güçlü yanlarını farkındadırlar.

Üçüncüsü, show dünyasının getirdiği ağır yükü farkında olmalısınız. Show dünyasında olmak bambaşka bir yüktür. Kendi tarzınızı yakalayıp kitlenizi oluşturduktan sonra, kitlenizin esiri olursunuz. Bir seçim yaparsınız, ilk seçimde özgür görünseniz de onun devamındaki gelişmeler, her zaman sizin istedikleriniz olmayabilirler ve aslında olmazlar da.

Show dünyasında sürekli parlak kalabilmek, çok yoğun bir çaba ister. İlk önceleri eğlenceli gelir. Yeni insanlar tanırsınız, mikrofonun arkasındaki insanın cazibesine kapılan kişiler sizi etkilerler. Ama zamanla onların sizi değil radyodaki sesi sevdiklerini anlarsınız. Bu durumda özel hayatınızla mikrofon arkasındaki hayat farklılaşmaya başlar. Bu çizginin devam edebilmesi için çaba göstermeniz gerektiğini ve artık diğer insanlar gibi özgür olmadığınızın farkına varırsınız.

Ben radyoculuk yaparken, gündüz devam ettiğim eğitimcilik işime ek olarak ve sadece dinlenmek için radyoculuk yaptım. Programımda daha özgür olmak için sponsor bile aramadım. Bulunduğum radyonun özgür atmosferinden dolayı, (elbette yine de bazı ilkeleri hiçe saymadan) rahat davrandım. Sözgelimi programların jeneriği yoktu, her seferinde başka bir şarkıyla başlardı. Gerçek adımı da kullanmadım. Hatta bir program fazla ilgi çekmeye başladığında veya ben sıkıldığımda bıraktım. Ara verdikten sonra başka bir program yaptım. Ama kalıcı olmak istiyorsanız, daha açık bir tabirle radyoculuktan “ekmek yemek” istiyorsanız, benim gibi davranamazsınız. Dinleyiciye, sponsora ve reytinglere oynamalısınız. Bu kötü müdür? Hayır. Kalıcı olmak istiyorsanız, siz popüler olmak zorundasınız ve kalıcı olmanın yolu “kaybedenlere oynamaktan geçer” denir.

Çok okumalı, çok dinlemeli ve insanları anlamaya çalışmalısınız. Entelektüel ve karmaşık konuşmalar yapın demiyorum. Ama yalın konuşmalarınızın arkasında sağlam bir arkaplan hissedilmelidir.

İyi bir radyocu olmak için çok konuşmanız da gerekmez. Sözgelimi, programınızda gerçekten farklı müzik parçaları yayınlıyorsanız veya alanlarında birer değer olan kişileri davet edip dinleyiciye önemli şeyler sunuyorsanız, yine iyi bir radyocu olabilirsiniz.

Fakat popüler bir radyocu olduğunuz halde, hayattaki vizyonunuz ve misyonunuz olduklarını hissettiğiniz şeylere hizmet etmediğinizi düşünüyorsanız, mutsuzluk hep sizinle olacaktır. Hayatınızda “haz”, olmayacak demiyorum ama “mutluluk” başka bir şeydir.

Baş rollerini Tom Hanks ve Meg Ryan'ın oynadıkları “Seattle’ın Uykusuzu” adlı film, radyoculuk konusunda size iyi bir örnek sunabilir. Bu filmi bana, radyoculuların çok önemli şeyler yapabileceklerine inanan bir dinleyicim önermişti.

Yazdıklarım aslında çok da bilinmeyen şeyler değil. Show dünyasını biraz gözlemlediğinizde siz de bunların farkına varabilirsiniz.
----------------------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN:
:savassenela@hotmail.com

Labels: ,

Thursday, August 07, 2008

GERÇEK İLİŞKİLER, İÇLERİNDE ÇATIŞMALARI DA BARINDIRIRLAR

Yaşça benden büyük olan bir akrabamla, yine başka genç bir akrabam arasında sorun çıkmıştı. Yaşça benden büyük olan akrabamın eşi bana: “seninle böyle bir sorun yaşamadık, ama onunla yaşadık” diyerek, kendince benim daha nazik ve sabırlı olduğumu ima etti. Ben de bu ihtilafın ayrıntılarını bilen birisi olarak bu sözün üzerinde düşünmeye başladım. Ama konunun benim daha nazik ve sabırlı oluşumla ilgisi bulunmadığı sonucuna vardım.

Olay şöyle gelişir: Yaşça büyük olan akrabam, genç olanından bir konuda yardımcı olmasını ister. O da, bu rica üzerine sözü geçen konuda elinden geleni yapar. Genelde yapmadığı hâlde kendi inisiyatifini kullanıp tanıdıklarından rica ederek ailenin çocuğunu iyi bir dersaneye yazdırır. Ama anne, nedense, dersaneden memnun kalmadığı için idarecileri ağır bir dille eleştirir. O da bu haksız ve biraz da insafsız suçlamalar karşısında kırgınlığını dile getirir.

Bu arada da benim daha nazik bir kişi olduğum sonucuna varılır. Benim açımdaysa durum şudur:

16 yıldır tanıştığımız bu kişiyle ve ailesiyle aslında gerçek bir “ilişkim” olmamıştır. Yani ortak bir merakımız, projemiz veya ilgi alanımız bulunmamaktadır. O adet yerine gelsin diye benim hatırımı sormuş, ben de yine adet yerini bulsun diye “iyiyim, siz nasılsınız?” demişimdir. Diğer genç tanıdığımınsa onunla “gerçek bir teması”, yani ortak bir işi ve dolayısıyla bir ihtilafı söz konusu olmuştur.

Genel olarak bakıldığında genç olan akrabam, maruz kaldığı eleştirilere karşı yine de oldukça nazik davranmıştır. O kadar eleştiriye cevap vermek de onun hakkıdır diye düşünüyorum. Çünkü idarecidir, hâliyle meslekî bir duyarlığı ve otoriterliği vardır. Bunu göz önüne aldığımda, aslında verdiği tepkinin oldukça nazik olduğu sonucuna varıyorum.

Gerçek ilişkiler, içlerinde çatışmaları da barındırırlar. Neden insanlar sokaktaki birisiyle değil de eşleriyle çatışırlar? Çünkü evlidirler, birbirlerini seviyorlardır, bir ilişkileri ve ortak bir hayatları vardır. Dolayısıyla anlaştıkları konular olduğu gibi, anlaşamadıkları konular da olacaktır. Birbirleriyle herhangi bir ilgisi olmayan kişiler hangi konuda anlaşmazlığa düşebilirler ki?

Gerçek ilişkilere dönüşmeyen birlikteliklerde çatışmalar ve ihtilaflar bulunmaz. 16 yıllık bir tanışıklığımız olan yakınımızı ve eşini düşündüğümde, onlarla herhangi bir şekilde gerçek duygularımızı paylaşmadığımı, aslında hep onu idare ettiğimi, çünkü onların böyle olmasını istediklerini fark ettim. Yani söz gelimi “nasılsın?” sorusunu hiçbir zaman gerçekten merak ederek sormamışlardı. Dolayısıyla ben de onlardan gelen bu tür soruları açıklıkla cevaplamadım. Siyasî ya da aktüel konularla ilgili düşüncelerimi de onlarla paylaşmadım. Çünkü yeni veya farklı şeylere karşı açık değillerdi. Benim gibi düşünmeleri şart değildi, ama farklı bir şeyleri dinlemeye bile tahammülleri yoktu veya bana öyle bir his veriyorlardı.

Dolayısıyla çatışmamız veya ihtilafa düşmemiz için herhangi bir gerekçe de yoktu. Sizler de etrafta bu tür temaslar görürsünüz. Bunlar gerçek birer ilişki değillerdir. Gerçek ilişkilerde çatışmalar da olur. Hiçbir çatışma yoksa, taraflardan birisi sürekli taviz veriyordur veya bu iki insan birbirlerini çok da önemsemiyorlardır. İki insan, ortak bir vizyona inanmış olsalar bile, yöntemler veya strateji konusunda ihtilafları olur. Ortak bir vizyona inanmış olmak, ciddî bir ilişkiyi beraberinde getirir ve ciddî bir ilişki, içinde en azından sorgulamaları da barındırır.

Dolayısıyla, sevdiklerinizle ara-sıra çatışıyor ve ihtilafa düşüyorsanız, o kadar da üzülmeyin derim. Demek ki birbirinizi ciddiye alıyorsunuz, ortak işleriniz, projeleriniz veya ortak bir vizyonunuz var. Bu durumda yapılması gereken şey, anlaşmazlıkları sevecenlik ve hoş görüyle ele almak, ortaya çıkan bu anlaşmazlıkların derin birer çatışmaya dönüşmelerine engel olmaktır.

Tabi ki ben yukarda sözü geçen akrabalarıma aslında onlarla ciddî bir paylaşım içinde olmadığımızı söyleyecek değilim. Çünkü bunu söylemek de ciddî bir paylaşımdır, ama ne yazık ki, aramızda böyle bir iletişim düzeyi henüz oluşmadı.
-------------------------------
www.savassenel.com
------------------------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:
İletişimciyim, O Hâlde Herkesle Anlaşmalıyım (mı?)
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN: savassenel@hotmail.com

savassenel@yahoo.com

Labels: ,

Saturday, July 19, 2008

KİTABI ÇIKMIŞ OLAN BİR YAZAR, DOSTLARINDAN, ARKADAŞLARINDAN VE ÖĞRENCİLERİNDEN NE BEKLER?


Arkadaşlarım, dostlarım veya öğrencilerim bana kitap satışlarının nasıl gittiğini soruyorlar. Ben de “iyi gidiyor” diyorum. Hâliyle mutlu oluyorlar. Bana kitabım hakkında bu soruyu soranların çoğu kitabımı almış oluyorlar. Fakat bazıları da kitaptan haberleri olduğu hâlde, kitabımı almamış bulunuyorlar. Ama her nasılsa kitabımın çok satmasını can-ı gönülden istiyorlar! Kitabımın iyi sattığı haberiyle yaşadıkları mutluluk, onlara kendi olası katkılarını unutturuyor. “Nasılsa kitap satılıyor, ben kitabı almasam da olur” hissine kapılıyorlar.

Onlarla aramızdaki hukuk açısından bakarsak, bu durum bana “şaka gibi” geliyor ve bana bu şaka yapıldığında, şakayı yapan kişiye yukarıdaki resimdeki gibi bakmaya başlıyorum!

Başka bir deyişle bu, bir çiçeğin büyümesini yürekten istediğini söylemek, ama ona bir damla su vermemek gibi bir şey! Halbuki bu kitap-çiçek çok su götürür!

İnsanların daha iyiye gitmesini istedikleri bir konuda, aslında katılımcı olabileceklerini unutmaları nadir bir olay değil. Bunu her yerde görebiliriz. Bir konuyu geliştirebilecek kişilerden birisi olduğumuz hâlde, kendi rolümüzü nedense unuturuz veya kendi katkımızı önemsiz görürüz. İyi bir şeyin gelişimine katkıda bulunmak, sanki başkalarının görevi gibi gelir. Halbuki, sizin attığınız veya atacağınız adım da çok önemlidir.

Kendisiyle sohbet ederek saatlerinizi harcamaya hazır olduğunuz birisinin kitabını almıyorsanız, aklıma şu gelir: Paranız zamanınızdan daha kıymetli demektir. Bu da bir dostunuz olarak beni kendi adıma değil, sizin adınıza üzer. Çünkü zaman paradan kıymetlidir. Dolayısıyla bu düşünce tarzına ulaşmış olmanızı veya en yakın zamanda ulaşmanızı diliyorum.

Elbette paranızı saçıp-savurun demiyorum. Bu hiç de akıllıca bir öneri olmaz. Ama bir yazarın iyi niyet ve temennilere ihtiyacı olduğu kadar, tirajı yüksek kitaplara da ihtiyacı vardır. Burada temel ilke şudur: Benim fikirlerimin başkalarına yararlı veya bir şekilde kazanım olduklarına inanmalısınız. Tavsiyedeki samimiyetin temel göstergeleri şunlardır: Tavsiye edilen ürünün, hizmetin veya eserin yararlı olduğuna inanmanız ve onu kullanmak üzere para harcamanız. Unutmayın insanlar güzel konuşmalardan değil, yaptıklarınızdan etkileniyorlar ve sizler de öylesiniz!

Türkiye pazarına kısa bir zaman önce girdikleri hâlde başarıyı yakalamış olan katlı pazarlama şirketlerinin sırrı buradadır. Distribütörlerine ürünleri önce kendilerinin kullanmalarını, ürünleri ve hizmetleri tanımalarını, sonra tavsiye etmelerini öneriyorlar. Bazı “uyanık” kişiler, bunu da pazarlama numarası olarak açıklasalar da, bu basit bir “kurnazlık” değil, çok mantıklı bir “pazarlama taktiğidir.” Evet taktiktir, ama “kurnazlık” ve “aldatma” içermiyor.

Özetle, bana kitap satışlarımın nasıl gittiğini soran kişilere, ilgilerinden dolayı müteşekkir olduğumu söylemek isterim. Ama kitabımı kendisi almış bir şekilde bana bu soruyu soranlara daha fazla müteşekkirim! Hatta bazıları herhangi bir şekilde bir dostlarına hediye vermekleri gerektiğinde, kitabımı hediye ediyorlarmış. Bir öğrencim bunu Babalar Gününde yapmış!

Kitabımı satın alıp, okuyup tavsiye edenlere daha çok müteşekkirim diyorum çünkü onlar sayesinde, yazmaya ve okumaya daha fazla zaman ayırıp, daha çok eser verebilirim. Girişimcilere, karmaşık piyasa koşullarında yaşadıkları “travmayı” atlatmaları, gençlere hedefleri konusunda ve daha bir çok kişiye bir çok konuda daha fazla yardımcı olabilirim. Ünlü olmak mı? Onu hiç sevmedim. Ünlü olmak, benim yolumun sonu değil, olsa olsa “katlanmak” zorunda kalacağım ve “bunaltıcı” bir yan ürün olabilir.

Kitabımı büyük kitapçılarda, internet mağazalarında bulabilirsiniz. Gittiğiniz bir kitapçıda raflarda kitabımı göremezseniz, mutlaka görevlilere sorunuz. Bir yerlerden bulup-getiriyorlar!
------------------------
www.savassenel.com
------------------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:
Hayatı Iskalama Lüksün Yok!

Labels: , , , ,